Dönemin devlet yönetimine karşı eleştiri niteliğinde olan bu öykü kitabı zamanında yasaklı kitaplar arasına da girmiştir. Kitap sadece kendi çıkarları doğrultusunda yaşayan insanlara karşı direnmeyi ve hiçbir şeyi körü körüne kabul etmemeyi öğütler.
Kitaptan altını çizdiğim yerlerden bazıları şöyledir:
İstediğin kadar güzel resim yap… Anlayan, kıymetini bilen olmadıktan sonra…’’
Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı
mahlukları, hayatı, güzelliği, saadeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim
içimi sevinçle dolduruyor. Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya
gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor.
Namuslu adam kalmamış bu dünyada iki gözüm.
Müslümandır, namazında, orucundadır, hakkımızı yemez diyorduk ama, biz onun
hatırını saydıkça o, bizim tepemize bindi. Eh, artık çocuk değiliz, yemiyoruz
bu numaraları, değil mi ya?..
İnsan dedikleri mahlukun, içinde neler
kaynaştığını biliyor muyuz? Öyle anlar olur ki, en ummadığımız adam en
beklemediğimiz şeyleri yapabilir.
Bu zavallıları dinledikçe, hallerine baktıkça,
uğrunda savaştığım hakikatlere daha çok inanıyor, ahmaklığın, geriliğin ve
namussuzluğun bir gün nasıl olsa yenileceğine daha çok güveniyordum. Yalnız,
zayıf olmamak ve dövüşmekten yılmamak lazımdı.
Ali, S. Sırça Köşk. İstanbul: Yapı Kredi
Yayınları.
İçinde Burun, Fayton, Kaput adlı Üç Hikaye bulunan kitaptır.
Kitaptan bazı kesitler:
Bu dünyada hiçbir şey sürekli değil.
Şu dünyada olmadık şeyler olur. Hadiseler de çoğu zaman
inanılacak gibi değildir.
Bütün hayatı boyunca da insanların ne kadar insanlıktan uzak olduğunu,
ince, tahsil, terbiye görmüş, kibar denenlerde, hatta inanır mısınız, soydan
namuslu tanınanlarda bile ne canavarca bir kabalık bulunduğunu görür, tüyleri
diken diken olurdu.
Diğerlerinin gözünde önemsiz gibi görünen bir mevki, her
zaman, her yerde birtakım adamların gözünde önemli görünebilirdi.
Gogol, N. V. Üç Hikaye. İstanbul: Yapı Kredi
Yayınları.
… Aşk olmadan
yaşanabileceğinden, tutkulu bir şekilde sevmenin psikozdan başka bir şey
olmadığından, nihayetinde aşk denilen bir şeyin olmadığından, ancak sadece
cinslerin fiziksel çekiminin varlığından ve yine buna benzer konulardan
bahsetmişlerdi.
Bir insan hayattan tatmin olmadığı, mutsuz hissettiği zaman
bu ıhlamur ağaçları, gölgeler, bulutlar, halinden memnun ve kayıtsız tüm bu
doğal güzellikler ne kadar da bayağı geliyor!
Hayatınızı öyle koşullar altına koymalısınız ki çalışmak bir gereksinim
olsun. Çalışmadan temiz ve mutlu bir hayata sahip olamazsınız.
Hala adalete ve iyiliğe dair inancım var, aptal idealistin tekiyim. Bu
zamanda bu delilik değil de nedir?
… -Burada tüm mesele
elektrik oluşumlarından biriyle alakalı, -dedi. –Her insanın derisinin altında
elektrik akımı içeren mikroskobik bezeler vardır. Elektrik akımları sizinkilere
paralel olan biriyle karşılaştığınızda aşk ortaya çıkar.
Biliyorsunuz ki ben sizi aklınız, ruhunuz için seviyorum.
Sizin de diğerleri gibi aşağılık biri olmanız, bir kadında ihtiyaç
duyduğunuz şeyin akıl ve zeka değil de beden, güzellik ve gençlik olması sadece
rahatsız edici, acı bir durum…
İnsanın bir uğraşı olması gerek. ‘’Ekmeğini alın teri dökerek
kazanacaksın’’ derler. Tanrı Çalışanı sever.
Elbette dahi bir yönetici değilim ama düzgün, dürüst bir
adamım. Bu zamanda da böyle insanlar nadir bulunur.
Ben sadece yaşamak, düş kurmak, umut etmek, her şeye
yetişmek istiyorum. Hayat kısa, değerli dostum. Onu dolu dolu yaşamak lazım.
Kısacası insanoğlu elinin altındakilerden hiçbir zaman
memnun olmuyor.
Herkesten korkuyorum çünkü korkutulmuş bir anneden geldim
dünyaya.
Tanrı sizi yakında yanına çağıracak. Onun katına vardığınızda size
nasıl ticaret yaptığınızı ya da işlerinizin iyi gidip gitmediğini sormayacak;
aksine insanlara karşı merhametli davranıp davranmadığınızı, misal hizmetçiniz
ya da tezgahtarlarınız gibi sizden daha güçsüz olanlara acımasızlık edip
etmediğinizi soracak.
Lakin hayatımda sadece bir kez mutlu oldum. O da gece vakti
senin şemsiyenin altında oturduğum zamandı.
Bir akıl hastanesinde doktor ile hastası arasında geçen çatışmanın konu alındığı bu eser Rusya’nın sorunlarına ve bunlara kayıtsız kalanlara bir eleştiri niteliğindedir.
Altını çizdiğim yerlerden bazıları şöyledir:
Kasabada yaşamak boğucu ve sıkıcıdır; yüksek ideallerden
yoksun olan toplum zorbalıkla, kaba bir sefahatle ve ikiyüzlülükle
çeşitlendirilmiş cansız, anlamsız bir yaşam sürdürmektedir. Namuslular kıt
kanaat geçinirken, namussuzların karnı tok sırtı pektir. Okullara, dürüst
yönetimi olan yerel bir gazeteye, tiyatroya, edebi toplantılara,
entelektüellerin birlik olmasına ihtiyaç vardır. Toplumun bilinçlenmesi,
dehşete düşmesi gerekir.
Dmitriç insanlar hakkında yargıda bulunurken farklı renkleri
gözetmeden sadece siyah ve beyaz gibi keskin renkler kullanırdı. Ona
göre insanlık namuslular ve namussuzlar olmak üzere ikiye ayrılıyordu: ikisinin
arası yoktu.
Kökeninde pislik barındırmayan iyi bir şey dünya üzerinde
bugüne kadar görülmemiştir.
Bu dünyada insan aklının yüksek manevi dışavurumu dışındaki
her şey önemsiz ve sıkıcıdır.
Şunu söyleyebilirim ki akıl, elimizde olan yegane zevk
kaynağıdır.
Bence kitaplar notaya, sohbet ise şarkı söylemeye benziyor.
Hayat can sıkıcı bir tuzaktır. Düşünen bir insan olgunluğa eriştiğinde ve tam bir bilinç kazandığında kendini istensiz olarak sanki çıkışı olmayan bir tuzağın içindeymiş gibi hisseder.
Siz de biliyorsunuz ki onlarca, hatta yüzlerce deli özgürce
dışarıda dolaşıyor, çünkü cehaletiniz yüzünden onları sağlıklı olanlardan ayırt
edemiyorsunuz.
Hakikat galip gelecek ve bizim sokağımıza da bayram gelecektir!
Hayatınız muazzam bir şafak tarafından aydınlatılacak olsa
da eninde sonunda sizi de bir tabutun içine çivileyip çukurun içine atacaklar.
İnsanın huzuru ve memnuniyeti dışarıda değil, içindedir.
Sıradan bir insan iyiyi ya da kötüyü dışarıdan, yani bir
atlı arabadan ya da bir çalışma odasından bekler. Düşünen bir insan ise kendinde
bulur.
Marcus Aurelius, ‘’Acı, acı hakkındaki canlı düşüncedir. Bu
düşünceyi değiştirmek için irade gücü göster, onu silkip at, şikayet etmeyi
bırak; acı kaybolup gidecektir,’’ demiştir. Gerçekten de öyle. Bir bilgin ya da
sadece düşünen, kafası çalışan bir kimse, diğerlerinden tam da acıyı
küçümsemesiyle ayrılır.
Demek ki ben acı çektiğim, memnun olmadığım ve insanların
alçaklıklarına şaşırdığım için aptalım.
-Çocukken hiç dayak yediniz mi?
-Hayır, ailem bedensel cezalardan nefret ederdi.
Acıyı küçümsersiniz, ama parmağınızı kapıya sıkıştırdığınız
vakit en yüksek perdeden inlersiniz!
Çehov, A. P. (2017). Altıncı Koğuş. Türkiye İş
Bankası Kültür Yayınları.
Antoine de Saint-Exupery tarafından yazılan genelde
sadece çocuk kitabı olarak bilinen ama
aslında çocuk yetişkin her yaşa hitap eden
çocukluğun konu alındığı, yaşamdaki sorunlara duygusal ve duyarlı açıdan
yaklaşılan bir kitaptır. En çok satan ve çevrilen kitaplardan da biridir.
Kitaptan
kesitler:
Okyanusun
ortasında sal üstünde kalmış bir gemiciden daha yalnızdım.
İyilerin
iyi tohumları, kötülerin kötü tohumları vardı. Ama tohumları kolayca
göremezsiniz.
İnsan
üzgün olunca günbatımının tadına daha iyi varıyor.
Sevdiğiniz
çiçek milyonlarca yıldızdan yalnız birinde bile bulunsa yıldızlara bakmak
mutluluğumuz için yeterlidir. ‘’Çiçeğim işte şunlardan birinde,’’ deriz kendi
kendimize.
Zaten
ben hiçbir şeyin gerçeğine varamadım şimdiye kadar. Yargılarımı sözlere değil, davranışlara göre ayarlamalıydım.
Kelebeklerle
dostluk kurmak istediğime göre iki üç tırtılın kahrını çekeceğim elbet.
‘’Eğer
bir generale bir martı olmasını buyurursam sözü edilen general de dediğimi
yapmazsa, suç onun değil benimdir.’’
En
gücü de budur zaten. Kendini yargılamak başkalarını
yargılamaktan çok daha güçtür.
Kendini
beğenmişler yalnız övgüleri dinler.
İnsanlarda
da düş kurabilme gücü hiç yokmuş. Ne söylerseniz onu tekrarlıyorlar.
İnsanların
tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar
dükkanlardan. Ama dost satan dükkanlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar.
‘’Hep
aynı saatte gelsen daha iyi olur,’’ dedi tilki, sözgelimi öğleden sonra saat
dörtte gelecek olsan ben saat üçte mutlu olmaya başlarım.
‘’Hoşça
kal,’’ dedi.
‘’Hoşça git,’’ dedi tilki.
‘’Vereceğim sır çok basit: İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu
görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.’’
Bir
yerde bir kuyunun saklı oluşudur çöle güzellik veren,’’ dedi Küçük Prens.
Yaklaşık 100 yıl önce Hachiko adlı köpek ile Tokyo üniversitesinde görev yapan bir
profesör arasında başlayan dostluğun ve profesörün ölümünden sonra bile duyulan
sadakatin, gerçek sevginin konu alındığı kitap. Profesörün ölümünden sonra bile
sahibine duyduğu sevgiyle 10 yıl boyunca yılmadan en yakın dostunu beklediği
tren istasyonuna her gün aynı saatte giden Hachiko’nun sadakat dolu hikayesi.
Hachiko’nun da vefatı üzerine her yıl Japonya’da Hachiko adına anma töreni
düzenlenmektedir.
Kitaptan
kesitler:
‘’Ne iyi bir köpeksin Hachiko, sen tüm Japonya’daki
en iyi köpeksin.’’
Benimle evlenir misin? Sana söz veriyorum, eğer evet
dersen, Hachiko’nun, Profesör Ueno’ya bağlı olduğu gibi sana bağlı olurum.’’